18 Ağustos 2014 Pazartesi

CHP Kurultayı Üzerine

CHP'de Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun gelen tepkiler üzerine Kurultay kararı alınması sonrasında CHP'de farklı sesler daha yüksek dile getirilmeye başladı. Öncelikle Emine Ülker Tarhan ve diğer durumdan rahatsız olan partililer ile Muharrem İnce'nin aynı safta mı yoksa farklı bir cephe olarak mı belirdiği konusunda şüpheler oluştu. Muharrem İnce'nin adaylığı sonrasında ise partideki muhalif kesimlerin Kılıçdaroğlu'na karşı Muharrem İnce ismi etrafında birleşeceği net bir şekilde belirdi.

Sayın Muharrem İnce ile 2012 yılının ilk aylarında görüşme imkanı bulmuştum. Makam odasında kendisini ziyaret ettim. Kendisine CHP'nin İç Anadolu ve Hatay'ta ne gibi çalışmalar içerisinde olduklarını ve yeniden CHP'nin İç Anadolu'da etkin hale ne şekilde getirilebileceğini sordum, elbette bunun yanında Hatay'da zayıflayan bir CHP olduğunu dile getirdim ve ufak bir hatırlatmada bulunmak istedim. Nasıl bir cevap verdiğini açıklamayacağım ama dürüst ve açık bir cevap verdiğini söyleyebilirim. Dürüst olmak gerekirse soruları yöneltir iken net bir cevap vermeyeceğini ve alakasız cevaplar vereceğini düşünmüştüm ama öyle olmadı. Sayın İnce'nin söylediklerine katılmasam da en azından fikrini söyleyebilmesi hoşuma gitmişti.

Aradan 2 sene geçti ve şimdi Muharrem İnce CHP'de Genel Başkan olmak için Kurultay'da mevcut Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun karşısına çıkıyor. CHP'de Kurultay'da kimin Genel Başkan olmasını istediğimi değil, kimin Genel Başkan olmaması gerektiğini ancak söyleyebilirim. CHP lideri olarak 2011 Genel Seçimleri ile beraber yenilgiler almaya alışmış ve başarısızlıkları başarı olarak gören mevcut siyasi lideri desteklemediğimi belirtebilirim. Karşısındaki isim Muharrem İnce değil de, bir başka isim olsaydı yine aynı sözü söyleyebilirdim, çünkü siyasette başarısız olan lider ve ekibi yerini yeni bir lidere ve ekibine bırakır.

Muharrem İnce'nin mücadeleci kimliği ve siyasi duruşu ile Türkiye halkının ilgisini çekecektir, çünkü seçim gecesi ortadan kaybolan ve haber alınamayan bir siyasetçi değil, Yalova'yı söke söke kazanan ve asla vazgeçmeyip hak edilenin peşinden koşabilen bir siyasi irade isteyecektir.

Kurultay sonrasında sonuç ne olursa olsun delegelerin belirlenmesinin demokratikleştirilmesi gereklidir. Siyasi çıkarları uğruna oy kullanan parti delegelerinin, siyasi çıkarlarını ön planda tutmasının en önemli nedenlerinden birisi de parti yönetiminin delege belirlenmesinde etkin olmasıdır. Muharrem İnce ve diğer muhalifler kaybeder ise kesinlikle parti içerisinde dışlanmamalı ve Kurultay sonrası yeniden işbirliği devam edebilmelidir. Demokratik sistemlerde olması gereken de budur. Aynı sözler Kemal Kılıçdaroğlu'nun kaybetmesi durumunda da geçerli, çünkü Kılıçdaroğlu ve ekibinin seçimi kaybetmesinden dolayı partiden uzaklaştırılması ve etkisizleştirilmesi demokratik bir tutum olmayacaktır.

12 Ağustos 2014 Salı

CHP'de İstifa Krizi Üzerine

Demokrasiyi sindirmiş toplumlarda veya demokrasiyi sindiremese de demokrasiyi sindirebilmeyi çabalayan oluşumlarda başarısızlık sonrasında yönetim bu başarısızlığın sorumlusudur. Üstlendikleri sorumluluğu yerine getiremedikleri için de görevlerinden istifa ederek yerlerini oluşum içerisindeki diğer isimlere bırakırlar. Türkiye'de ise bu düzen farklı işliyor ve bunun bir yansıması olarak bu toplumun içerisinden insanların mensup olduğu CHP de bu demokratik tavırdan uzak hareket ediyor.

Kemal Kılıçdaroğlu 2009 belediye seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmaya talip oldu ve kaybetti. Bu kaybetmenin ödülü olarak da CHP Genel Başkanı oldu. Referanduma gidildi ve HAYIR denmesi için çalışmalar yapıldı. İBB Başkanlığı gibi burada da hüsrana uğratıldı. 2011 Genel Seçimleri sonucunda ise iktidarı hedefleyen ve ana muhalefet partisi olan CHP, yine ana muhalefet partisi olarak siyasi yaşamına devam etti. Yaşanan bu bozgun ise CHP yönetimi tarafından bir başarı olarak lanse edildi. Başarısızlığın CHP için olağanlaşmasının sonucu olarak da parti içerisinde umutsuzluk ve muhalifliğe alışmak gibi sonuçlar ortaya çıktı. AKP iktidarını zorlayacak bir hamle yapabilmesi için her başarısızlık sonrasında yenilenmeye ve eksiklerini kapatmaya, umutsuzluğa kapılmamaya mecbur olan bir siyasi partinin başarısızlığı başarı olarak sayması ise AKP'nin daha rahat hareket edebilmesi ve rakipsizliğin verdiği savurganlık ile iktidarını daha da güçlendirmesi ile sonuçlandı. 30 Mart 2014'te yapılan yerel seçimde ise Türkiye tarihinde hiçbir ana muhalefet partisinin elinde olmayan bir fırsat vardı CHP'nin elinde. CHP, Hukuksuzluklar ile adı anılmaya başlayan, Gezi Parkı Olayları ile şiddetin dozunu arttıran ve en önemlisi 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonları ile köşeye sıkışan iktidar partisini bir kez daha elinden kaçırdı. Eski siyasilerimizden Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan bugünleri görüyor olsaydı kendileri muhalefette iken böyle şans kendileri için olmadığı için üzülürlerdi. Eminim ki eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel de aynı görüşe sahiptir. 30 Mart'ta yaşanan hüsran dahi CHP'de bir yeniliğe neden olmaya yetmedi. Her kaybettiği seçimden sonra Aziz Nesin sözleri, makarna ve kömür lakırdısı dışında politik bir yaklaşımı olmayan, iktidara gelme umudunu yitirmiş bir taban ile yoluna devam etti.

30 Mart belki de son 15 yılda CHP'nin yaşadığı en acı mağlubiyettir. Hiçbir dönemde hiçbir siyasi partinin elinde olmayan kozlar CHP'nin eline geçmişti ve iktidara gelebilmek için İstanbul ve Ankara'yı AKP'den almak çok daha kolaydı. Lakin bu illeri alamamak CHP için bir yenilgi olarak görülmedi. Üzerinden çok zaman geçmeden Ekmeleddin İhsanoğlu ile girilen seçimde de alınan mağlubiyet ise parti içerisinde oluşması gereken tepkiler için gerekli zemini hazırladı. Partide Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığını doğru bulmayan kesim tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmeye başlandı. Emine Ülker Tarhan etrafında toplanan bir grup partili haklı olarak Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin istifasını istiyor. Bu haklı tepkiyi doğru karşılamak için ulusalcı veya solcu olmaya lüzum yoktur. Her siyasi partide olması gereken bir tepkidir. Bu tepki sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu'nun %51'in imzasını alıp Kongre kararı alsınlar demesi için çok daha vahim bir tabloyu gözler önüne sermiştir. CHP Genel Başkanı'nın parti liderliğinden ayrılması için yarıdan fazlasının istemesi gerekli sebep iken her girdiği seçimde hüsrana uğrayarak kendisini ve teşkilatları bozgunlara alıştırmasını istifa için gerekli sebep görmemesidir.

Mustafa Sarıgül yerel seçimlerde yaşadığı mağlubiyet sonrası kenara çekildi ve daha sakin bir siyasi tavır içerisine büründü. Elbette doğrusu da budur, çünkü yenilgi yaşayan bir siyasi hiçbir şey olmamış gibi siyasi yaşamına devam edemez ve etmemelidir. Belki ileride kendisini CHP içerisinde daha iyi bir yerlerde görebiliriz, belki de yeni bir siyasi oluşum içerisinde görebiliriz. Lakin kendisi şuan daha sessiz kalmayı ve geri planda durmayı tercih ediyor mağlubiyet sonrası olması gerektiği gibi. Parti içerisinde farklı bir siyasi kanattan olmasa da CHP üyesi olan her kesimin Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin istifasını istemesi gerekir, çünkü CHP'nin yenilgiye alışan siyasetçiler ve ekipler ile başarıya ulaşması mümkün değildir. Eğer AKP iktidarını elinde birçok koz varken bitirmek istiyor ise her mağlubiyetlere kılıf uydurmayan, istifa etme erdemini gösteren siyasetçilerin yanında siyaset yapması gerekir.

Doğru ve hakikatten yana siyasi bir anlayışa sahip olan her birey, Kemal Kılıçdaroğlu ve önümüzdeki yüzlerce sene boyunca seçim kaybeden liderlerin ve ekibinin istifasını istemesi gerekmektedir aynı siyasi görüşten olsa dahi.

3 Ağustos 2014 Pazar

AKP Seçmeni ve Ekmeleddin İhsanoğlu

Türkiye'de yeni bir seçim dönemine girildi. 10 Ağustos'ta Türkiye'nin cumhurbaşkanı belirlenecek ama bu defa mecliste halk tarafından seçilen milletvekilleri değil, doğrudan halk seçecek. Elbette vekillerin belirlediği isimlerden birisini seçecekler, adaylık konusundaki kısıtlama da unutulmamalı. Adaylar arasında en kuvvetli olanı ve yüksek ihtimal ile seçilecek olan da Recep Tayyip Erdoğan. Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'li seçmene neden Ekmeleddin İhsanoğlu'na oy vermeyeceksiniz sorusu sorulduğunda elle tutulur bir cevap ile karşılaşmak pek mümkün değil.


Neden kendisine oy vermeyeceklerini sıralayalım. Birinci olarak, İstiklal Marşı değil, İstiklal Şiiri'nin kıtalarından birisini unutmuş olması medyanın da şişirmesi ile görünür sebeplerden birisi olabilir. Aslında sebebin bu olmadığını oy vermeyecek olan AKP seçmeni de biliyor, diğer seçmenler de biliyor. İkinci olarak, Türkiye'de değil Mısır'a doğmuş olması da sebeplerden birisi olarak gösterilebilir. Sonuçta AKP'nin adayı olan Recep Tayyip Erdoğan bunu sık sık dile getiriyor ve bunu Ekmeleddin İhsanoğlu'nun bir kusuru olarak lanse ediyor. Meydanlarda Rabia diye bağırır iken Mısırlı kardeşlerinden bahsettiğini unutmuş bir siyasi yaklaşım ile karşı karşıya geliyoruz bu durumda da. Üçüncü olarak, CHP ve MHP'nin uzlaşı adayı olması ise nedenler arasından en önemlisi. Türkiye'de tek parti döneminde CHP ile arasının pek sıcak olmadığı bilinen Mehmet Akif Ersoy ile beraber Mısır'da inzivaya çekilen, aslında Türkiye'de siyasi bir sorun yaşamamak için Mısır'a gittikleri de düşünülecek olur ise AKP tabanının "CeHaPe" zihniyeti dedikleri tek parti döneminden kaçtıkları da söylenebilir. Dördüncü olarak, AKP'nin Orta Doğu'da lider ülke rolüne bürünmüş gibi hareket etmesi ve tabanına böyle lanse etmesini sayabiliriz. Lakin Ekmeleddin İhsanoğlu'nun İsrail-Filistin ve Mısır üçlüsü arasındaki karmaşık ve çözülemez ilişkiye yaklaşımı, arabulucuğu dışında, Filistin'in olası bir El Fetih - Hamas kanlı mücadelesinin yıllara yayılmasının engellenmesinde kendisinin rolü yok sayılamaz. Bu açıdan baktığımızda da Erdoğan'ın Arap dünyasına karşı politikalarının miting meydanlarından ibaret olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda İslam dünyasında lider bir ülke olmaktan bahsediliyor ise İslam Konferansı Örgütü'nün seçilen ilk genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu vesile ile ulaşılabilir. Erdoğan'ın Orta Doğu politikasından bahseder iken miting meydanlarından ibaret diyerek örgütlere silah yardımı konusunda tamamen masum olduğunu farz ederek bu benzetmeyi yapıyorum. Arap dünyasında daha itibarlı bir ülke olmak isteniyor ise Ekmeleddin İhsanoğlu'nun itibarı ile bir adım öne çıkabilir.


CHP ve MHP'nin ortak adayı olmasından ötürü din temelli kaygıları olan kesimin ılımlı yaklaşabileceği bir isim olan Ekmeleddin İhsanoğlu'na karşı AKP yanlısı basın tarafından yürütülen kampanyanın etkili olduğu sokağa çıkıldığında da fark edilebiliyor. Yukarıdaki nedenler yüzeysel olarak baktığımızda sebep olarak görülebiliyor ama tüm bunların toplamının siyasi parti desteklemekten öte parti tutmak olduğu söylenebilir. Buna ek olarak da lidere biat kültürünün de etkisi yok sayılamaz. Tüm bu sürece bir de farklı bir açıdan yaklaşmakta fayda var. 2007 yılında Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı makamına geçerek parti teşkilatlarından uzaklaşmayı kabul etmeseydi yerine düşünülen isimlerden birisi de Ekmeleddin İhsanoğlu idi. Bugün kendisine karşı bu kadar mesafeli olan AKP seçmeni o gün ne yapacaklardı ?


30 Temmuz 2014 Çarşamba

Sırada Kim Var



2002’de iktidara geldiğinde yenilikçi politikaları ile dikkat çeken ve hem ulusal bazda, hem de uluslararası ortamlarda reformist olarak lanse edilen AKP’nin 2007 sonrası otoriterleşmesi bazı kesimleri tedirgin etmiş olsa dahi 2013’teki Gezi Ayaklanması’na dek liberal kesim tedirgin olsa dahi destek vermeye devam etti.

Ergenekon Davası’yla asker ve askere yakınlığı ile bilinen Kemalist kesim bastırıldı. Kemalist kesim bastırılır iken asker ve basın sindirildi. Odatv Davası ile askerden ziyade basına büyük bir gözdağı verildi. OdaTv Davası ile beraber AKP’nin basında tarafsızlığı hedef alan tutumları daha da belirginleşti. AKP yanlısı yayın yapmayan medya organları darbeci olarak lanse edildi. Havuz medyasının omurgasını sağlamlaştıran ve yanlı yayınları meşrulaştıran bu tutum sonrasında AKP yanlısı yayın yapmayan kanalların ve gazetelerin de tarafsızlığını kaybetmesi kaçınılmaz oldu. Tarafsız duruş sergileyemeyen gazeteler uygulanan baskılar sonrasında AKP yanlısı veya AKP karşıtı olarak ikiye bölündü. Medyanın iki kutuplu hale gelmesi ise toplumu kutuplaştırma ve toplumsal unsurlar arasındaki ortak paydayı asgariye indiren bir tehdit olarak toplumun karşısında belirdi.

Her demokratik ülkede olduğu gibi asker siyasette etkisizleştirildikten sonra demokratik sistemlerde görülmemesi gereken medyaya baskı uygulandı. Basın organlarının büyük bölümüne nüfuz etmeye başladıktan sonra toplum mühendisliğinde vites büyültüldü. Toplumu muhafazakarlaştırma hareketi çok daha elverişli bir ortamda yürütülmeye başladı. AKP yanlısı olmayanlar yalnızca basın, ulusalcılar ve askerden ibaret değildi. Yüzlerce yıldır yok sayılan bir de Kürt unsuru var. Kürt açılımı adı altında bu konunun üzerine gidilmesi ile toplumdan hem tepkiler, hem de övgüler alan AKP’nin bu süreçte elini güçlendirebilecek yeni bir hukuksal silah eline geçmek üzereydi. KCK Davası ile beraber AKP’nin eline yeni bir koz verildi. Hem çözüm sürecinde AKP’nin elini kuvvetlendirecekti, hem de bölge halklarına gözdağı verilecekti. Sonuçta 1876’dan bu yana değişime uğrayarak son şeklini alan Kemalistleri sindirebilmiş gözü kara bir siyasi erk, pek ala KCK yapılanması ile de başa çıkabilirdi iktidarı kaybetme pahasına da olsa.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümü, Saadet Partisi’nin bölünmesi ve sonrasında Numan Kurtulmuş ve ekibinin AKP’ye katılması, Mehmet Ağar’ın AKP yanlısı tavrı ve Süleyman Soylu’nun AKP’ye geçmesi ile DYP tabanının etkisizleştirilmesi ile Türk siyasal yelpazesinde sağ kanat ve ortanın sağı güvence altına alındı. Elbette tüm bunlar yaşanır iken AKP’nin Fethullah Gülen’den gördüğü destek asla küçümsenemez. Ergenekon, Balyoz, KCK ve OdaTv davalarının yürütülebilmesinde Gülen yanlısı hakim, savcı, polis ve birçok bürokratın dik duruşu ve Recep Tayyip Erdoğan’a sadakati hayati bir rol oynadı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Gülen cemaati ile koalisyonunu bozmasında ise artık rakipsizliği ve tek otorite olma arzusu önemli bir rol oynadı. Bir siyasi parti tek başına iktidara gelse dahi bir koalisyon hükümeti olur, çünkü siyasi partilerin her biri kendi başına birer koalisyondur. AKP’nin parti dışından tehditleri askıya aldıktan sonra bir sonraki hedefi parti içerisindeki gruplar oldu. Erdoğan’ın Abdullah Gül’ü köşk vesilesi ile 2007-2014 arasında parti içerisinde etkisizleştirmesi, parti içerisinde ağabey rolündeki Bülent Arınç’ın sık sık yalanlanarak itibarsızlaştırılması da tek adam olma arzusunun birer sonucudur. Devlet kurumları ve parti teşkilatlarında Fethullah Gülen’in camiasından isimlerin etkin olması yeni bir savaşın fitilini ateşledi. Dershanelerin kapatılması yalnızca mücadelenin dışavurumu olarak görülebilir. Gülen cemaatinin tek gelir kapısının dershane olmadığını ve başka sektörlerde de siyasi iradeyi kullanarak büyük kazançlar elde edebileceklerini bilmek gerekir.

AKP içerisinde ve dolayısıyla farklı sesleri bastırılmış Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi tek otorite olmayı başarabilecekler. Elbette askeri ve cemaati susturmak tek hakim güç olabildikleri anlamına gelmez. Emniyet mensuplarına karşı yürütülen Ramazan operasyonu eğer tamamlanabilir ise cemaate yakınlığı ile bilinen ve gönül bağı olan yargı mensuplarına karşı ciddi yaptırımlar olacaktır. Tüm bunlar başarı ile tamamlandığı vakit geldiğinde üniversiteler ve TÜBİTAK’ta AKP yanlısı olmayanlar hakkında soruşturmaların ardı arkası kesilmeyecektir. Özellikle yolsuzluk ile alakalı ses kayıtları hakkında hazırlanan ilk rapora göre kayıtların montaj olmadığının tespit edilmesi sonrası TÜBİTAK’ta hayvanat bahçesi yöneticisinin dönemi başlamıştır. Nitekim yeni yönetim ile bu rapor yok edildi ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan yeni bir rapor hazırlandı. İlerleyen aylarda, belki yıllarda hazırlanacak doğru bir rapor ile TÜBİTAK sarsılabilir veya öncesinde kurumda yapılacak caı avları ile TÜBİTAK tam anlamı ile AKP’lileştirilebilir.



Asırlık Kemalizme son darbeyi vurup devirebilen, askerin kışla dışına dürbünle dahi bakamaz olmasını sağlayabilecek kararlılığa sahip, Kürt meselesinde tabanının tabularını yıkabilecek kadar toplumu yönlendirebilen, en büyük müttefiki Gülen cemaatini korkusuzca bitirebilme kudretini idrak etmiş olan siyasi otoritenin bir sonraki hedefinin TÜBİTAK ve üniversiteler olduğunu görmek için yapılabilecek operasyonun ilk dalgasını beklemeye lüzum yok. Bir gün hepimize sıra gelebilir eğer başımızı kaldırır ve dik durursak.

29 Temmuz 2014 Salı

Ergenekon'dan Cemaat Operasyonuna Yolculuk



12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir eve yapılan baskın ile beraber Ergenekon süreci başladı. İçlerinde gerçekten suçlu olan, belki de hiçbir suçu olmayan insanlar da vardı. Lakin bu isimler birbirinden ayrılmadı ve devlet teşkilatlarının taraflı tutumları ile beraber yasama erkinde baskın olan AKP ile, yürütme erkinin başında olan aynı siyasi partinin henüz yargıya intikal etmiş olan dava hakkındaki beyanları ile bir hukuksal süreç olmaktan ziyade siyasi bir süreç haline geldi. Hukuksal bir süreç olmaktan çıkan bu yargılamalar esnasında kanıtlanamayan ama varlığı yalnızca tahmin edilen bir Gülen cemaati etkisi hissediliyordu. Ergenekon Davası sanıklarına karşı tutumları ile cemaat mensubu olduğu iddia edilen polisler ve savcılara toplumun birçok kesiminde çığ gibi büyüyen tepkiler geliyordu. 2012 yılında Odatv davası da Ergenekon davası kapsamına alındı.

Taraf Gazetesi'nin 2010'da Mehmet Baransu, Yıldıray Oğur ve Yasemin Çongar imzalı haberi ile Balyoz sürecinin de fitili ateşlendi.Çetin Doğan liderliğinde bir cunta yönetimi kurulmasının planlarının yapıldığı iddiası ile gündem bir anda değişti. Ergenekon süreci ile beraber yargı kararlarının siyasallığına toplumun birçok kesiminin inanmasından sonra Balyoz sürecinin de sağlıklı olarak yürütülmesinin önü kapatılmıştı. Nitekim, "Balyoz planlarını içeren bir CD de Gölcük donanma komutanlığında bulunuyor. O CD ise yapıldığı iddia edilen seminerden sonra 14 Mart 2003'de oluşturulmuş. Lakin CD içerisinde Office 2007 öğeleri barındırıyordu". Bu gibi emsaller ile beraber Ergenekon sonrasında askere kurulan bir kumpas olarak bu davayı görenler oldu. Belki de gerçekten asker içerisinde darbe teşebbüsüne niyetlenen ve bunun planlarını yapan kesimler vardı. Lakin Ergenekon süreci ile beraber toplumun siyasallaştığını düşündüğü ve tarafsızlığını sorguladığı mahkemeler, Balyoz'un da işleyişini aksattı. Siyasallaşmaktan kurtulamayan bu dava da siyasilerin ağzına meze oldu.

Koma Civaken Kürdistan yani halk tarafından bildiği adı ile KCK hakkında yürütülen davada da benzer hukuksuzluklar yaşandı. Metin Feyzioğlu'nun deyimi ile KCK davası bir utanç vesikasıydı Türkiye Cumhuriyeti için. Seçilmiş insanlar naylon kelepçeler takılarak tek sıra halinde yürütüldü. " Ergenekon veya Balyoz davası darbeyle mücadele davası olmaktan çıkmış, siyasi iktidara muhalif olanların susturulduğu, baskı altına alındığı bir hal almıştır. KCK davası madalyonun bir yüzüyse Ergenekon ve Balyoz madalyonun öbür yüzüdür. Birini görüp diğerini görmemek, inandırıcılığımızı zedeler." sözleri ile Metin Feyzioğlu Diyarbakır'da stajyer avukatlara yaptığı konuşmada Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarının siyasallaştırılmasından bahsediyor.

Ergenekon, Balyoz, KCK davaları ile Türk siyasal yaşamı gibi, Türkiye'de toplumu da şekillendirilmeye çalışılmıştı. Bu şekillendirmede ise yıllarca Fethullah Gülen ve cemaati aktör olarak görüldü ama aktör olmaktan ziyade güçlü bir piyon olmaktan öteye hiçbir zaman gidemediler. Nitekim bu güçlü piyon olmanın bedelini de toplumun zihnine davalar ile kazınarak ödediler. Bütün bu davalarda polislerin tutumu, yargı mensuplarının tutumu büyük bir eleştiriye maruz kalmıştı. Tuncay Özkan'ın kızı ve Nedim Şener'in kızına karşı polislerin tutumları ise gayet yakışıksız bir şekilde karşılandı. Nedim Şener'in küçük kızının elbiselerinin soyulması ve kontrol edilmesi gibi birçok örnek ile Fethullah Gülen cemaatine mensup polislere karşı toplum vicdanında sert bir tutum oluştu.

17 Aralık Operasyonu sonrasında Fethullah Gülen cemaati ile AKP'nin yolları belki de bir daha asla kesişmeyecek biçimde ayrıldı ve bu ayrılığın hem toplumsal, hem siyasal, hem de hukuksal boyutları oldu. Henüz devletin her bir odasına nüfuz edebilecek kudrete sahip olmadığı için Gülen ve cemaatine muhtaç olan siyasi erk, bir gün o güce eriştiğinde daha da derinleştirdiği Gülen cemaatini devlet kadrolarından temizleyebilecek kudrete ulaştığında bu temizliği yapmaktan da çekinmedi. Hala da bu temizliğe devam ediyorlar ve işte tam da bu temizlik noktasında Sokrates ve öğrencisi Eflatun gibi adaletsizlik yapmaktansa adaletsizliğe uğramak daha mı iyidir sorusunu sorabilecek kadar erdemli insanlar tepkilerini göstermeye çekinmeyecektir. Ergenekon, Balyoz,KCK davalarında olduğu gibi cemaat mensuplarına karşı girişilen hukuksal süreçte de hukuka intikal etmiş mevzular hakkında yorum yapmak yerine usulen doğru olmadığı noktalarda yanlışlıkların üzerine gitmeye devam edilecektir. Bugünün mağdurları çok yakın zamana dek madalyalı kahramanlar olarak anılan ve Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarında usulsüzlükler yapan polisler olsa dahi yapılan bir adaletsizlik var ise üzerine gidilmelidir. Geçmişte Nedim Şener'in minik kızını soyarak arayan polislerin bugün nezarette namaz kılmak zorunda kalan gözaltına alınan polisler olmasına aldırmadan "herkes için adalet" diyerek yapılan hukuksuzluklara ve yer yer zalimliklere karşı adil bir duruş sergilemeye devam edilmelidir.