Türk Edebiyatı, ülke genelinde edebiyat derslerinde ezberletildiği biçimde irdelenmeden ele alınan bir edebiyattır. Hafızaya öğrencilik yıllarında ne şekilde kazınır ise öğrencilik sonrasında da o kalıpların dışında pek ele alınmaz. Orhan Veli Kanık da aynı kalıpların içerisine sıkıştırılmış bir sanatçıdır. “Onu da sonra anlatırım fakat” diyerek dedikodu şiirine tatlı bir nükte gönderdikten sonra konunun özüne dönmeli. Cahit Sıtkı Tarancı, ölüm üzerine yazdığı şiirleri nedeniyle ölüm şairi olarak ele alınıyor. Kendisinin ölüm arzusu ve yaşamı sevmemek üzerine bir duygu dünyası var şeklinde algı oluşuyor. Elbette bu algının temeli, eğitim sisteminin yarattığı Cahit Sıtkı imajı ile ilgilidir.
Genç yaşta kaybettiğimiz şair, şiir dışında öykü çalışmaları da yapmıştır. Hatta kendisi, geçim kaynağının farklı mahlaslarla yazdığı öyküler olduğunu söyleyecek kadar öykü üretmiştir. Cevat Sadık ve İrfan Kudret mahlasları ile yazdığı öyküleri yayınlayarak yaşamını idame ettirmiştir. Ayrıca, Cumhuriyet Gazetesi’ne tercüme hikayeler de hazırlamıştır. Bu açıdan ele aldığımızda ise sanatçının yalnızca bir şair olmadığını, aynı zamanda bir öykü yazarı da olduğunu rahat bir şekilde söyleyebiliriz.
Ölüm ve acı temalı olarak ele alınan şiirlerini bir diğer açıdan da incelemek gerekir. Kendisi ölüm övgüsü mü yapıyor, yoksa yaşamaya doyamadığı hayatın sona ereceği güne bir gün daha yaklaşmanın verdiği hüznü mü yaşıyordu? Tarancı’nın şiirlerinde ölüm önemli bir temadır, ama ölüm arzusu ile yanıp tutuşan bir insanın duygularından ziyade hayatı kaybetme korkusunu yaşayan bir insanın duygularını şiirlerinde görebiliriz. Şakaklarına kar yağan ve gençliğine doyamadığı hissedilen bir insanın ölüm yazdığını söylemek zor bir ihtimal gibi görünüyor. Tarancı’nın şiirinden dizeler ile devam edelim.
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Gençlik çehresi ile 35 yaş şiirini yazdığı senedeki çehresini mukayese etmekle kalmaz aynı zamanda gençlik heyecanının ilerleyen yaşlarda olmadığını da vurgular. 10 sene önceki çehresine baktığında bir insanın hissettiklerini kaleme almayı başarmıştır. İddialı olmak gerekir ise, insanın yaşlanmaya karşı duygularını en iyi kaleme alan şair kendisidir.
Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerinin yaşama arzusunu doruklarda yaşayıp netice olarak ölüm korkusunu iliklerine kadar hissedenlerin hislerine tercüman olduğu söylenebilir. Şair seneler içerisinde yaşamın acımasızlıklarıyla da baş başa kaldı. Bunu da dizelerinde açık bir şekilde hissedebiliriz.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Cahit Sıtkı Tarancı, 35 Yaş Şiiri’ni 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde yazdı. Şairin 2. Dünya Savaşı’nda Paris işgal edildiğinde Paris’te olduğunu da düşünürsek, yaşadığı çetin koşulların ve yaşamın bet gerçeklerini tattığını söylemek pek zor olmaz. İsviçre’ye karayolu ve tren ile ulaşabilme şansı olmadığı için bisikletle Alp Dağları’nı aşarak İsviçre’ye ulaşmaya çalıştığını hatırlamak gerekli. Savaş yıllarında yaşadığı acı tecrübeler, yazarın su ve ateş üzerinden yaptığı betimlemeleri açıklıyor. Cihan Harbi döneminde düşünce dünyasında yaşadığı büyük değişimi dikkate almak gerekir. Nazi tehdidinden kurtulan şairin gençliği ile olgunluk yıllarını mukayese etmesi kaçınılmaz oluyor.
Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
Sanatçının, ölümün yaklaşmasına bu veryansınını ilerleyen senelerde Aziz Nesin’in yaşlılık dönemlerinde görebiliyoruz. Her iki sanatçı da ölüm kapıya dayanınca yaşama sarılma ve ölüm düşüncesinden kaçamama gibi duygusal mücadeleler ile dikkat çekiyor. Her iki sanatçı da dizelerinde ölüm arzusundan ziyade yaşam sevgisini ve dünyaya doyamamaya vurgu yapıyor. Hatta her ikisi için de ölüm şiirinden ziyade ölüme veryansın şiiri üretti diyebiliriz. Ölümden kaçarken attığımız her adım, insanı ölüme bir adım daha yaklaştırır. Ölümden kaçarken yaşanan bu duygusal sarsıntılar, bir ölüm arzusundan ziyade ölümden kaçış olarak duygu dünyamızı etkisi altına alır. Aziz Nesin’in 23 Ocak 1983’te yazdığı “Güzel Yaşamak” şiirinden örnek verilebilir.
“Bir yanımda sevda bir yanımda ölüm
İkisinin ortasında yalnızlığımı taşıyorum
Bunca kahır bunca zulüm
Hepsine karşın güzel yaşadım
Yalnızlığımı bir an bile bırakmayan
Ölüm ve sevda yüzündendir
Ki hâlâ ne güzel yaşıyorum.”
Yaşlılığın verdiği ölümün yaklaştığı düşüncesi,Aziz Nesin’in son dönem şiirlerinde kendisini göstermiştir. Ancak bu şiirlerinde ölüm övgüsü veya arzusundan ziyade hâlâ yaşamın güzel olduğu ve sevdanın bu yaşında da başında olduğunu vurgulamıştır. Nesin, yaşadığı tüm kötü hadiselere rağmen güzel yaşadığını ve yaşamı sevdiğini ölüme veryansın ettiği eserlerinden vurgulamayı ihmal etmemiştir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın savaş yıllarından evvel yazdığı gençlik şiirlerine baktığımızda kadın ve aşkı daha yoğun bir şekilde görebiliyoruz. Servet-i Fünun’da 18 Haziran 1931’de yayımlanan şiiri olan Kelekler’de de bunu görebiliyoruz.
“Bir Dicle farz ederdim hayatı, etrafı saz;
Ömrümü, bahar yüklü zincir gibi kelekler.
Ve derdim: “Çıkmam artık keleklerden kış ve yaz.
Her doğan gün ufkuma yeni bir güneş ekler.”
Güneşsiz ve keleksiz Dicle akarmış meğer.”
Kıymetli edebiyatçı Gökhan İncekara’nın Cahit Sıtkı Tarancı ve ölüm ilişkisi üzerine ettiği kelamlar ile devam edilebilir. “Ölüm şairi olarak ele alınıyor. Cahit Sıtkı ölüm arzusu içinde olan ya da yaşamı sevmeyen bir şair değildir. O, kendinden önceki yazar ve şairlerin işlemiş oldukları metafizik bir fikirle ölüme yaklaşmaz. Ölüm onun dünyasında teselli arama mertebesi değil faniliğin getirdiği bir gerçekliktir. “İbadet gibi bir şey teneffüs etmek” diyen şair “Bugün masal değil, masaldan daha güzel, gerçek” diyerek yaşanan anı yüceltir. “Ve gönül Tanrısına der ki: Pervam yok verdiğin elemden, her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden” şiiriyle de yalnızlık ve çaresizlik içindeyken bile duyduğu yaşama sevincini şiirlerine yansıtır.”
Elbette Türk edebiyatında ölüm arzusunu ve ölüm arzusundan kaçamamayı anlatan sanatçılarımız da var. Ümit Yaşar Oğuzcan ve Oğuz Atay’ı örnek vermek yanlış olmaz. Oğuz Atay, sanat dünyasını sarsan eseri Tutunamayanlar’da bir intiharın arkasındaki duygu ve düşünce dünyasını bir arkadaşın gözünden ele almıştır. Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanında Selim Işık karakterini, toplumdan ve kalıplardan arındırma, İsa motifi ve yeniden doğuş kavramı ile birinci yaşamı sonlandırma üzerine kurmuştu. Romanda Selim Işık’ın intiharını bir anlık bir hata olarak ele almamış, roman içerisinde de intiharını meşrulaştırmıştır. Ümit Yaşar Oğuzcan ise depresif bir aşk tasviri ile şiirlerini süslemiştir.
Türk Edebiyatı içerisinde ölüm şairi olarak bahsedebileceğimiz yazarlar vardı. Ancak örneklerde gördüğümüz gibi, Cahit Sıtkı Tarancı o örneklerden birisi değildir. Yaşam sevgisi üzerine kurulu bir ölüm korkusu ile ölüm arzusu arasındaki farkı ayırt etmek ve Cahit Sıtkı’ya ölüm şairi demeye son vermek gerekiyor.
