7 Ekim 2023 Cumartesi

Yahudi Toplumunun Soykırım Kaygısı ve İsrail Politikaları Üzerindeki Etkileri

 Şuan dünyada yaşayan 20 milyon civarı Yahudi nüfusunun yaşlıları ve orta yaşlılarının dahi canlı şahidi olduğu bir Yahudi Soykırımı yaşandı. Bu kadar taze bir varoluş korkusunun yaşandığı bir toplumun en özeli olan evinde güvenlik sorunu yaşaması, bayrama istila ve baskın ile uyanması herhangi bir toplumun vereceğinden daha sert tepkiler vermesine yol açacaktır.

Yahudi toplumunun soykırım yaşama korkusu bu kadar tazeyken saldırıya uğramaları, İsrail'in Filistin politikalarında daha sert davranmasına neden olacak. Bugüne dek İsrail'in Filistin politikaları uluslararası ilişkilerde karşılaştığı baskı ve iç politikada ılımlı yaklaşım talepleriyle yumuşatılıyor ve tıraşlanıyordu. Bayram günü yaşanan istila ile birlikte, Yahudi toplumunda ve uluslararası ilişkilerde Yahudi Soykırımı korkusuna ket vurabilecek bir güç kalmadı.

Yahudi Soykırımı ile bir daha karşılaşılma korkusu, İsrail'in Filistin'de Müslüman nüfusu göç ettirmesi ile sonuçlanabilir. Arap dünyası ile bir orta yol bulunmasıyla birlikte, Filisltin'deki Filistinli nüfusunun Türkiye ve İran gibi ülkelere göçü teşvik edilebilir. Yemen'de istikrarı sağlamak ve yeniden ihya projesi olarak şişirilerek Filistin halkının bir bölümünün oraya gönderilmesi dahi seçenekler arasında yer alabilir. İsrail'in Filistin'e karşı vereceği sert cevap, Filistin'de büyük bir göç dalgasına neden olabilir.

İsrail'in karşılaştığı baskın sonrasında şimdiye kadar olmadığı kadar sert ve kontrolsüz olacaktır. İsrail'in hem güvenlik güçlerinin itibarının düzelmesi, hem Yahudi toplumunun soykırım kaygısı, hem de İsrail iç politikası bunun için uygun bir zeminde birleşti. İsrail'in aleyhinde son zamanlarda olumsuz lobi faaliyetleri ABD'de artmaya başlamıştı. Ancak bundan sonra bu pek mümkün olmayacak. Meselenin bir İsrail - Filistin meselesinden ziyade medeniyet ve İslamcı radikaller olarak okunması için meşru bir zemin oluşacak. ABD'nin Suudi Arabistan ve Türkiye'ye İsrail konusunda dış politikada köşeye sıkıştırması da muhtemel görünüyor.

Türkiye'nin Azerbaycan ile olan ilişkilerini dahi etkileyecektir Türkiye'nin alacağı tavır. Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkilerin gelişmesi ve Ermenistan ile Filistin'in daha yakın temasının olmasıyla birlikte Türkiye'nin cephesini belirlemede Türkçü cepheyle de sıkıştırılması muhtemeldir. ABD'nin Türkiye'ye İsrail ile ilişkiler konusunda tavır almaya yönelik uygulayacağı baskı, Türk Dış Politikası açısından bir sıkıntı barındırmasa dahi, Türkiye'de iç siyaset için sıkıntı doğuracaktır. Hükümete yakın medyanın henüz İsrail ile ilişkilerin iyileştirilmesi için hazır olmadığı ve söylem olarak hazırlaması gerektiği bariz bir şekilde görünüyor. 

Türkiye'nin Filistin'e yakın bir tavır alması, Türkiye'yi dış politikada ve ekonomide yalnızlaşmaya sebep olacaktır. İsrail'in Filistin'e karşı uygulayacağı politikalar neticesinde yaşanmak zorunda kalınacak veya programlanan göç programından Türkiye'nin etkilenmemesi gibi bir senaryo da çok zor görünüyor. Türkiye'deki muhafazakar cenahın Filistin'e karşı tavır almaması halinde Türkiye'de büyük bir Filistinli göçü sorunu da doğabilir. Filistin nüfusunun Suriye üzerinden Kuzey yönüne doğru göç etmesi veya Suudi Arabistan içerisinde var olması daha muhtemel görünüyor. İran'a göç her ne kadar ihtimal dahilinde görünse de, lojistik ve mezhepsel sorunlar sebebiyle pratikte çok daha zor olur. 

Türkiye'nin hem Doğu, hem Güney sınırları her geçen gün daha fazla kaçak ve sığınmacı ile karşı karşıya kalacağı bir senaryo oluşuyor. Türkiye'nin bu konu üzerinde bir politika geliştirmesi ve kendisini koruma altına alabileceği bir dahili ve harici politika üretmesi gerekmektedir. Aksi halde popülist politika ve söylemler, Türkiye'nin demografik açıdan daha büyük bir değişim yaşamasına sebep olacaktır. Umarım iç ve dış işlerde kadrolar gerekli politikalar üzerinde çalışmalarını yapıyorlardır.

İsrail'in dış politikada uygulayacağı sert politikalar, öncelikle Suudi Arabistan ve Mısır'ın tavrıyla birlikte okunmalıdır. Uzun zamandır Veliaht Prens Selman'ın Suudi Arabistan'ın modernleştirilmesi ve Batı ile ilişkilerinin yeniden kodlanması, İsrail için ayrıca bir fırsat oluşturmaktadır. Selman'ın İsrail'e karşı da daha ılımlı bakması ve radikal örgütlere karşı mesafeli olması, İsrail'in Filistinli örgütleri köşeye sıkıştırmasında etkili olacaktır. İsrail'in Rusya'yı bu konuda sıkıştırabilmesi için İsrail Suriye ilişkileri önemeli bir rol oynayacaktır. Lübnan'ın daha evvel karşılaştığı Filistinli nüfusu, Lübnan'ın daha da yönetilemez bir ülke haline gelmesinde önemli bir etken olmuştu. Yeni bir göç dalgasında Lübnan kendisini koruma altına almak isteyecektir ama Lübnan'daki Filistinli nüfusu tam aksi bir direnç gösterebilir. Lübnan'ın Filistinleşmesi gibi bir senaryoda da ihtimalle dahiline girer bu göç gerçekleşirse. 

Mısır ve Suudi Arabistan'ın geçmişe göre İsrail'e daha ılımlı yaklaşması, Türkiye'yi İsrail'den yana tavır almaya da zorlayabilir. Türkiye'nin ABD ve Avrupa açısından dış politika ve güvenlik politikalarında yerini koruyabilmesi için Suudi Arabistan ve Mısır'dan daha güçlü bir ortak olarak var olması gerekmektedir. Türkiye'nin İsrail'in yanında yer almaması durumunda, var olabilmek için tek rolünün Filistinli nüfusun göç yükünü karşılayan konuma gelmesi gerekmektedir. Türkiye için de en zarar veren senaryo da bu gibi görünüyor. Türkiye'nin suyun akışını değiştiremeyecek ise suyun akışına doğru konum alması, Türkiye'nin çıkarlarının korunması için bir ihtiyaçtır.

İsrail'in dış politikada Filistin'in yanı sıra, İran'a karşı da daha sert tepkiler vermesi de ihtimal dahilinde. İran'ın Filistin'e açık olarak destek veriyor olması, hem Filistin imajını zedeleyen bir diğer unsur olurken hem de İran'ın dış politikada daha dar alana hapsolmasında bir aparat olacak. Filistin'in Rusya destekli Suriye ve radikal İslamcı olarak tanımlanan İran'ın müttefiki olması, Filistin'in dünya siyasetinde savunulmasını daha da zor hale getiriyor.

İsrail'in dış politikasının sonuçlarını sıralayacak olursak. Öncelikle Filistin tarafında daha fazla orantısız güç uygulanması, İran'a karşı saldırı ihtimali, Lübnan'da Filistin politikası üzerine iç politikada yaşayacağı sorunlar, Türkiye'nin yeni göç dalgasına karşı önlem alıp almayacağı üzerine tartışmalar, Mısır ve Suudi Arabistan'ın modernleşme ve Batı'yla ilişkileri geliştirme çabalarının yeni bir eşikte geçmesi, Filistin'de nüfusun göçe zorlanması gibi sonuçlardır.

İsrail'de Kanlı Sabah ve Bölgenin Filistinli Nüfusundan Arındırılması

Tüm dünyada bu sabah Yahudiler bayram sabahına uyanacaktı. Çocuklar dans edecekti ve çocukların bu danslarıyla günü geçireceklerdi. Ancak Filistin'de organize olan HAMAS örgütünün üyeleri gerçekleştirdikleri organize saldırı ile İsrail'i kana buladı. 

Yüzlerce sivil öldürüldü. Öldürülen sivil kadınların kıyafetleri yırtıldı tekbirler eşliğinde. HAMAS üyeleri bu çektiği videoları gülerek TikTok ve benzeri yerlere yüklerken harika bir iş yaptıklarını düşünüyor ve övünüyorlar. Ancak bu yaptıklarıyla uluslararası arenada Filistin'in elini ne kadar zayıflattıklarından haberdar olmaları gerekir. Haberdar değillerse bu büyük bir aptallıktır.

Avrupa'da ve ABD'de Filistin propagandası için sivil eylemler ve etkinlikler düzenleniyor. ABD ve Avrupa halklarında bir karşılığı oluyordu. Haliyle Avrupa ülkeleri ve ABD son senelerde İsrail'in Filistin politikalarına karşı daha frenleyici bir tavır takınıyordu. Ancak Filistin tarafından yapılan vahşetin görüntüleri, Filistin'e bakış açısını değiştirecek. Avrupa ülkelerinde Yahudi cemaatleri çok daha yüksek sesle toplumda propagandalarını yapacaklar. Hatta bir süre Filistin lehine propagandanın tepki çekmesi bile ihtimal dahilinde.

Bir bayram sabahına İsrail'in istila korkusu ve ölümlerle uyanması, İsrail dış politikasında ciddi kırılmalara sebep olabilecek bir travmadır. İsrail'in bundan sonraki süreçte güvenlikçi politikalarını arttırması ve güvenlik zaaflarını kapatmak için saldırgan bir dış politika izlemesi gerekmektedir. 7 Ekim 2023'te günün ilk saatleriyle başlayan sivillere yönelik saldırı akınının neticesinin Filistin halkının öldürülmesi ve sürgün edilmesiyle sonuçlanacağını HAMAS yetkilileri de biliyordur. HAMAS'ın radikalleşmesi, İsrail'in iç siyasetinde radikal görüşlerin daha ılımlı kesimin susturulması anlamına geldi.

İsrail siyasetinde bundan sonra konuşulacak ve uluslararası arenada anlatılacak olan konu, Filistinlilerin bir başka ülkeye "kendi rızası" ile gönderilmesi olacaktır. İsrail'in Yahudilere güvenli olabilmesi için bölgenin Filistinsizleştirilmesi elzem bir ihtiyaç olarak ortaya konulacaktır. Filistin halkını kabul edecek devletlere, kabul edeceği Filistinli "yeni vatandaş" başına para ödemesi ve Filistinlilerin göçe zorlanması, konuşulması muhtemel konular olabilir.

İsrail bundan sonra iki devletli senaryo ihtimallerinin gündeme gelmesini dahi öfkeyle karşılayacaktır. Uluslararası siyasette bu tepkiye hazırlıklı olmak ve alışmak gerekmektedir. "Never Again" denecek ve İsrail'in Filistinli unsurları tamamen bölgeden uzaklaştırmasının en önemli mimarı elbette Filistinli radikal silahlı örgütler oldu. Filistin halkının en büyük düşmanının İsrail değil, Filistinli radikal örgütler olduğunu göç etmek zorunda oldukları bölgede belki bir gün fark edecekler. Filistin'de aşağı yukarı 5 milyona yakın insan yaşıyor. En az yarısının göç ettirileceği bir senaryoda Filistinlerin yerleştirileceği en önemli aday da Türkiye olur.

Türkiye'de Filistinli nüfusunun artacağı bir 10 sene yaşayacak gibi görünüyoruz. Türk Devleti'nin göç politikasında Suriye ve Afganistan'a davrandığı gibi yumuşak tavır alması halinde Türkiye'de yeni bir azınlık grubunun doğuşuyla karşı karşıya kalabiliriz.

27 Ekim 2020 Salı

Cahit Sıtkı Tarancı ölüm şairi mi?

Türk Edebiyatı, ülke genelinde edebiyat derslerinde ezberletildiği biçimde irdelenmeden ele alınan bir edebiyattır. Hafızaya öğrencilik yıllarında ne şekilde kazınır ise öğrencilik sonrasında da o kalıpların dışında pek ele alınmaz. Orhan Veli Kanık da aynı kalıpların içerisine sıkıştırılmış bir sanatçıdır. “Onu da sonra anlatırım fakat” diyerek dedikodu şiirine tatlı bir nükte gönderdikten sonra konunun özüne dönmeli. Cahit Sıtkı Tarancı, ölüm üzerine yazdığı şiirleri nedeniyle ölüm şairi olarak ele alınıyor. Kendisinin ölüm arzusu ve yaşamı sevmemek üzerine bir duygu dünyası var şeklinde algı oluşuyor. Elbette bu algının temeli, eğitim sisteminin yarattığı Cahit Sıtkı imajı ile ilgilidir.

Genç yaşta kaybettiğimiz şair, şiir dışında öykü çalışmaları da yapmıştır. Hatta kendisi, geçim kaynağının farklı mahlaslarla yazdığı öyküler olduğunu söyleyecek kadar öykü üretmiştir. Cevat Sadık ve İrfan Kudret mahlasları ile yazdığı öyküleri yayınlayarak yaşamını idame ettirmiştir. Ayrıca, Cumhuriyet Gazetesi’ne tercüme hikayeler de hazırlamıştır. Bu açıdan ele aldığımızda ise sanatçının yalnızca bir şair olmadığını, aynı zamanda bir öykü yazarı da olduğunu rahat bir şekilde söyleyebiliriz.

Ölüm ve acı temalı olarak ele alınan şiirlerini bir diğer açıdan da incelemek gerekir. Kendisi ölüm övgüsü mü yapıyor, yoksa yaşamaya doyamadığı hayatın sona ereceği güne bir gün daha yaklaşmanın verdiği hüznü mü yaşıyordu? Tarancı’nın şiirlerinde ölüm önemli bir temadır, ama ölüm arzusu ile yanıp tutuşan bir insanın duygularından ziyade hayatı kaybetme korkusunu yaşayan bir insanın duygularını şiirlerinde görebiliriz. Şakaklarına kar yağan ve gençliğine doyamadığı hissedilen bir insanın ölüm yazdığını söylemek zor bir ihtimal gibi görünüyor. Tarancı’nın şiirinden dizeler ile devam edelim.

Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Gençlik çehresi ile 35 yaş şiirini yazdığı senedeki çehresini mukayese etmekle kalmaz aynı zamanda gençlik heyecanının ilerleyen yaşlarda olmadığını da vurgular. 10 sene önceki çehresine baktığında bir insanın hissettiklerini kaleme almayı başarmıştır. İddialı olmak gerekir ise, insanın yaşlanmaya karşı duygularını en iyi kaleme alan şair kendisidir.

Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerinin yaşama arzusunu doruklarda yaşayıp netice olarak ölüm korkusunu iliklerine kadar hissedenlerin hislerine tercüman olduğu söylenebilir. Şair seneler içerisinde yaşamın acımasızlıklarıyla da baş başa kaldı. Bunu da dizelerinde açık bir şekilde hissedebiliriz.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç fark ettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Cahit Sıtkı Tarancı, 35 Yaş Şiiri’ni 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde yazdı. Şairin 2. Dünya Savaşı’nda Paris işgal edildiğinde Paris’te olduğunu da düşünürsek, yaşadığı çetin koşulların ve yaşamın bet gerçeklerini tattığını söylemek pek zor olmaz. İsviçre’ye karayolu ve tren ile ulaşabilme şansı olmadığı için bisikletle Alp Dağları’nı aşarak İsviçre’ye ulaşmaya çalıştığını hatırlamak gerekli. Savaş yıllarında yaşadığı acı tecrübeler, yazarın su ve ateş üzerinden yaptığı betimlemeleri açıklıyor. Cihan Harbi döneminde düşünce dünyasında yaşadığı büyük değişimi dikkate almak gerekir. Nazi tehdidinden kurtulan şairin gençliği ile olgunluk yıllarını mukayese etmesi kaçınılmaz oluyor.

Neylersin ölüm herkesin başında,

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.

Sanatçının, ölümün yaklaşmasına bu veryansınını ilerleyen senelerde Aziz Nesin’in yaşlılık dönemlerinde görebiliyoruz. Her iki sanatçı da ölüm kapıya dayanınca yaşama sarılma ve ölüm düşüncesinden kaçamama gibi duygusal mücadeleler ile dikkat çekiyor. Her iki sanatçı da dizelerinde ölüm arzusundan ziyade yaşam sevgisini ve dünyaya doyamamaya vurgu yapıyor. Hatta her ikisi için de ölüm şiirinden ziyade ölüme veryansın şiiri üretti diyebiliriz. Ölümden kaçarken attığımız her adım, insanı ölüme bir adım daha yaklaştırır. Ölümden kaçarken yaşanan bu duygusal sarsıntılar, bir ölüm arzusundan ziyade ölümden kaçış olarak duygu dünyamızı etkisi altına alır. Aziz Nesin’in 23 Ocak 1983’te yazdığı “Güzel Yaşamak” şiirinden örnek verilebilir.

“Bir yanımda sevda bir yanımda ölüm

İkisinin ortasında yalnızlığımı taşıyorum

Bunca kahır bunca zulüm

Hepsine karşın güzel yaşadım

Yalnızlığımı bir an bile bırakmayan

Ölüm ve sevda yüzündendir

Ki hâlâ ne güzel yaşıyorum.”

Yaşlılığın verdiği ölümün yaklaştığı düşüncesi,Aziz Nesin’in son dönem şiirlerinde kendisini göstermiştir. Ancak bu şiirlerinde ölüm övgüsü veya arzusundan ziyade hâlâ yaşamın güzel olduğu ve sevdanın bu yaşında da başında olduğunu vurgulamıştır. Nesin, yaşadığı tüm kötü hadiselere rağmen güzel yaşadığını ve yaşamı sevdiğini ölüme veryansın ettiği eserlerinden vurgulamayı ihmal etmemiştir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın savaş yıllarından evvel yazdığı gençlik şiirlerine baktığımızda kadın ve aşkı daha yoğun bir şekilde görebiliyoruz. Servet-i Fünun’da 18 Haziran 1931’de yayımlanan şiiri olan Kelekler’de de bunu görebiliyoruz.

“Bir Dicle farz ederdim hayatı, etrafı saz;

Ömrümü, bahar yüklü zincir gibi kelekler.

Ve derdim: “Çıkmam artık keleklerden kış ve yaz.

Her doğan gün ufkuma yeni bir güneş ekler.”

Güneşsiz ve keleksiz Dicle akarmış meğer.”

Kıymetli edebiyatçı Gökhan İncekara’nın Cahit Sıtkı Tarancı ve ölüm ilişkisi üzerine ettiği kelamlar ile devam edilebilir. “Ölüm şairi olarak ele alınıyor. Cahit Sıtkı ölüm arzusu içinde olan ya da yaşamı sevmeyen bir şair değildir. O, kendinden önceki yazar ve şairlerin işlemiş oldukları metafizik bir fikirle ölüme yaklaşmaz. Ölüm onun dünyasında teselli arama mertebesi değil faniliğin getirdiği bir gerçekliktir. “İbadet gibi bir şey teneffüs etmek” diyen şair “Bugün masal değil, masaldan daha güzel, gerçek” diyerek yaşanan anı yüceltir. “Ve gönül Tanrısına der ki: Pervam yok verdiğin elemden, her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden” şiiriyle de yalnızlık ve çaresizlik içindeyken bile duyduğu yaşama sevincini şiirlerine yansıtır.”

Elbette Türk edebiyatında ölüm arzusunu ve ölüm arzusundan kaçamamayı anlatan sanatçılarımız da var. Ümit Yaşar Oğuzcan ve Oğuz Atay’ı örnek vermek yanlış olmaz. Oğuz Atay, sanat dünyasını sarsan eseri Tutunamayanlar’da bir intiharın arkasındaki duygu ve düşünce dünyasını bir arkadaşın gözünden ele almıştır. Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanında Selim Işık karakterini, toplumdan ve kalıplardan arındırma, İsa motifi ve yeniden doğuş kavramı ile birinci yaşamı sonlandırma üzerine kurmuştu. Romanda Selim Işık’ın intiharını bir anlık bir hata olarak ele almamış, roman içerisinde de intiharını meşrulaştırmıştır. Ümit Yaşar Oğuzcan ise depresif bir aşk tasviri ile şiirlerini süslemiştir.

Türk Edebiyatı içerisinde ölüm şairi olarak bahsedebileceğimiz yazarlar vardı. Ancak örneklerde gördüğümüz gibi, Cahit Sıtkı Tarancı o örneklerden birisi değildir. Yaşam sevgisi üzerine kurulu bir ölüm korkusu ile ölüm arzusu arasındaki farkı ayırt etmek ve Cahit Sıtkı’ya ölüm şairi demeye son vermek gerekiyor. 

29 Haziran 2017 Perşembe

Sosyal liberalizm

Sosyal liberalizm konusunda Herkes Dergisi üzerinden araştırılabilir. Liberalizm ve özellikleri konusunda Türkiye'deki en iyi kaynaklardan birisi olarak Sosyal liberalizm ve bağlantılı diğer çalışmalar önemli içeriklerdir.

Toplumsal sorun üzerine

18 Ağustos 2014 Pazartesi

CHP Kurultayı Üzerine

CHP'de Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun gelen tepkiler üzerine Kurultay kararı alınması sonrasında CHP'de farklı sesler daha yüksek dile getirilmeye başladı. Öncelikle Emine Ülker Tarhan ve diğer durumdan rahatsız olan partililer ile Muharrem İnce'nin aynı safta mı yoksa farklı bir cephe olarak mı belirdiği konusunda şüpheler oluştu. Muharrem İnce'nin adaylığı sonrasında ise partideki muhalif kesimlerin Kılıçdaroğlu'na karşı Muharrem İnce ismi etrafında birleşeceği net bir şekilde belirdi.

Sayın Muharrem İnce ile 2012 yılının ilk aylarında görüşme imkanı bulmuştum. Makam odasında kendisini ziyaret ettim. Kendisine CHP'nin İç Anadolu ve Hatay'ta ne gibi çalışmalar içerisinde olduklarını ve yeniden CHP'nin İç Anadolu'da etkin hale ne şekilde getirilebileceğini sordum, elbette bunun yanında Hatay'da zayıflayan bir CHP olduğunu dile getirdim ve ufak bir hatırlatmada bulunmak istedim. Nasıl bir cevap verdiğini açıklamayacağım ama dürüst ve açık bir cevap verdiğini söyleyebilirim. Dürüst olmak gerekirse soruları yöneltir iken net bir cevap vermeyeceğini ve alakasız cevaplar vereceğini düşünmüştüm ama öyle olmadı. Sayın İnce'nin söylediklerine katılmasam da en azından fikrini söyleyebilmesi hoşuma gitmişti.

Aradan 2 sene geçti ve şimdi Muharrem İnce CHP'de Genel Başkan olmak için Kurultay'da mevcut Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun karşısına çıkıyor. CHP'de Kurultay'da kimin Genel Başkan olmasını istediğimi değil, kimin Genel Başkan olmaması gerektiğini ancak söyleyebilirim. CHP lideri olarak 2011 Genel Seçimleri ile beraber yenilgiler almaya alışmış ve başarısızlıkları başarı olarak gören mevcut siyasi lideri desteklemediğimi belirtebilirim. Karşısındaki isim Muharrem İnce değil de, bir başka isim olsaydı yine aynı sözü söyleyebilirdim, çünkü siyasette başarısız olan lider ve ekibi yerini yeni bir lidere ve ekibine bırakır.

Muharrem İnce'nin mücadeleci kimliği ve siyasi duruşu ile Türkiye halkının ilgisini çekecektir, çünkü seçim gecesi ortadan kaybolan ve haber alınamayan bir siyasetçi değil, Yalova'yı söke söke kazanan ve asla vazgeçmeyip hak edilenin peşinden koşabilen bir siyasi irade isteyecektir.

Kurultay sonrasında sonuç ne olursa olsun delegelerin belirlenmesinin demokratikleştirilmesi gereklidir. Siyasi çıkarları uğruna oy kullanan parti delegelerinin, siyasi çıkarlarını ön planda tutmasının en önemli nedenlerinden birisi de parti yönetiminin delege belirlenmesinde etkin olmasıdır. Muharrem İnce ve diğer muhalifler kaybeder ise kesinlikle parti içerisinde dışlanmamalı ve Kurultay sonrası yeniden işbirliği devam edebilmelidir. Demokratik sistemlerde olması gereken de budur. Aynı sözler Kemal Kılıçdaroğlu'nun kaybetmesi durumunda da geçerli, çünkü Kılıçdaroğlu ve ekibinin seçimi kaybetmesinden dolayı partiden uzaklaştırılması ve etkisizleştirilmesi demokratik bir tutum olmayacaktır.

12 Ağustos 2014 Salı

CHP'de İstifa Krizi Üzerine

Demokrasiyi sindirmiş toplumlarda veya demokrasiyi sindiremese de demokrasiyi sindirebilmeyi çabalayan oluşumlarda başarısızlık sonrasında yönetim bu başarısızlığın sorumlusudur. Üstlendikleri sorumluluğu yerine getiremedikleri için de görevlerinden istifa ederek yerlerini oluşum içerisindeki diğer isimlere bırakırlar. Türkiye'de ise bu düzen farklı işliyor ve bunun bir yansıması olarak bu toplumun içerisinden insanların mensup olduğu CHP de bu demokratik tavırdan uzak hareket ediyor.

Kemal Kılıçdaroğlu 2009 belediye seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmaya talip oldu ve kaybetti. Bu kaybetmenin ödülü olarak da CHP Genel Başkanı oldu. Referanduma gidildi ve HAYIR denmesi için çalışmalar yapıldı. İBB Başkanlığı gibi burada da hüsrana uğratıldı. 2011 Genel Seçimleri sonucunda ise iktidarı hedefleyen ve ana muhalefet partisi olan CHP, yine ana muhalefet partisi olarak siyasi yaşamına devam etti. Yaşanan bu bozgun ise CHP yönetimi tarafından bir başarı olarak lanse edildi. Başarısızlığın CHP için olağanlaşmasının sonucu olarak da parti içerisinde umutsuzluk ve muhalifliğe alışmak gibi sonuçlar ortaya çıktı. AKP iktidarını zorlayacak bir hamle yapabilmesi için her başarısızlık sonrasında yenilenmeye ve eksiklerini kapatmaya, umutsuzluğa kapılmamaya mecbur olan bir siyasi partinin başarısızlığı başarı olarak sayması ise AKP'nin daha rahat hareket edebilmesi ve rakipsizliğin verdiği savurganlık ile iktidarını daha da güçlendirmesi ile sonuçlandı. 30 Mart 2014'te yapılan yerel seçimde ise Türkiye tarihinde hiçbir ana muhalefet partisinin elinde olmayan bir fırsat vardı CHP'nin elinde. CHP, Hukuksuzluklar ile adı anılmaya başlayan, Gezi Parkı Olayları ile şiddetin dozunu arttıran ve en önemlisi 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonları ile köşeye sıkışan iktidar partisini bir kez daha elinden kaçırdı. Eski siyasilerimizden Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan bugünleri görüyor olsaydı kendileri muhalefette iken böyle şans kendileri için olmadığı için üzülürlerdi. Eminim ki eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel de aynı görüşe sahiptir. 30 Mart'ta yaşanan hüsran dahi CHP'de bir yeniliğe neden olmaya yetmedi. Her kaybettiği seçimden sonra Aziz Nesin sözleri, makarna ve kömür lakırdısı dışında politik bir yaklaşımı olmayan, iktidara gelme umudunu yitirmiş bir taban ile yoluna devam etti.

30 Mart belki de son 15 yılda CHP'nin yaşadığı en acı mağlubiyettir. Hiçbir dönemde hiçbir siyasi partinin elinde olmayan kozlar CHP'nin eline geçmişti ve iktidara gelebilmek için İstanbul ve Ankara'yı AKP'den almak çok daha kolaydı. Lakin bu illeri alamamak CHP için bir yenilgi olarak görülmedi. Üzerinden çok zaman geçmeden Ekmeleddin İhsanoğlu ile girilen seçimde de alınan mağlubiyet ise parti içerisinde oluşması gereken tepkiler için gerekli zemini hazırladı. Partide Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığını doğru bulmayan kesim tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmeye başlandı. Emine Ülker Tarhan etrafında toplanan bir grup partili haklı olarak Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin istifasını istiyor. Bu haklı tepkiyi doğru karşılamak için ulusalcı veya solcu olmaya lüzum yoktur. Her siyasi partide olması gereken bir tepkidir. Bu tepki sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu'nun %51'in imzasını alıp Kongre kararı alsınlar demesi için çok daha vahim bir tabloyu gözler önüne sermiştir. CHP Genel Başkanı'nın parti liderliğinden ayrılması için yarıdan fazlasının istemesi gerekli sebep iken her girdiği seçimde hüsrana uğrayarak kendisini ve teşkilatları bozgunlara alıştırmasını istifa için gerekli sebep görmemesidir.

Mustafa Sarıgül yerel seçimlerde yaşadığı mağlubiyet sonrası kenara çekildi ve daha sakin bir siyasi tavır içerisine büründü. Elbette doğrusu da budur, çünkü yenilgi yaşayan bir siyasi hiçbir şey olmamış gibi siyasi yaşamına devam edemez ve etmemelidir. Belki ileride kendisini CHP içerisinde daha iyi bir yerlerde görebiliriz, belki de yeni bir siyasi oluşum içerisinde görebiliriz. Lakin kendisi şuan daha sessiz kalmayı ve geri planda durmayı tercih ediyor mağlubiyet sonrası olması gerektiği gibi. Parti içerisinde farklı bir siyasi kanattan olmasa da CHP üyesi olan her kesimin Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin istifasını istemesi gerekir, çünkü CHP'nin yenilgiye alışan siyasetçiler ve ekipler ile başarıya ulaşması mümkün değildir. Eğer AKP iktidarını elinde birçok koz varken bitirmek istiyor ise her mağlubiyetlere kılıf uydurmayan, istifa etme erdemini gösteren siyasetçilerin yanında siyaset yapması gerekir.

Doğru ve hakikatten yana siyasi bir anlayışa sahip olan her birey, Kemal Kılıçdaroğlu ve önümüzdeki yüzlerce sene boyunca seçim kaybeden liderlerin ve ekibinin istifasını istemesi gerekmektedir aynı siyasi görüşten olsa dahi.

3 Ağustos 2014 Pazar

AKP Seçmeni ve Ekmeleddin İhsanoğlu

Türkiye'de yeni bir seçim dönemine girildi. 10 Ağustos'ta Türkiye'nin cumhurbaşkanı belirlenecek ama bu defa mecliste halk tarafından seçilen milletvekilleri değil, doğrudan halk seçecek. Elbette vekillerin belirlediği isimlerden birisini seçecekler, adaylık konusundaki kısıtlama da unutulmamalı. Adaylar arasında en kuvvetli olanı ve yüksek ihtimal ile seçilecek olan da Recep Tayyip Erdoğan. Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'li seçmene neden Ekmeleddin İhsanoğlu'na oy vermeyeceksiniz sorusu sorulduğunda elle tutulur bir cevap ile karşılaşmak pek mümkün değil.


Neden kendisine oy vermeyeceklerini sıralayalım. Birinci olarak, İstiklal Marşı değil, İstiklal Şiiri'nin kıtalarından birisini unutmuş olması medyanın da şişirmesi ile görünür sebeplerden birisi olabilir. Aslında sebebin bu olmadığını oy vermeyecek olan AKP seçmeni de biliyor, diğer seçmenler de biliyor. İkinci olarak, Türkiye'de değil Mısır'a doğmuş olması da sebeplerden birisi olarak gösterilebilir. Sonuçta AKP'nin adayı olan Recep Tayyip Erdoğan bunu sık sık dile getiriyor ve bunu Ekmeleddin İhsanoğlu'nun bir kusuru olarak lanse ediyor. Meydanlarda Rabia diye bağırır iken Mısırlı kardeşlerinden bahsettiğini unutmuş bir siyasi yaklaşım ile karşı karşıya geliyoruz bu durumda da. Üçüncü olarak, CHP ve MHP'nin uzlaşı adayı olması ise nedenler arasından en önemlisi. Türkiye'de tek parti döneminde CHP ile arasının pek sıcak olmadığı bilinen Mehmet Akif Ersoy ile beraber Mısır'da inzivaya çekilen, aslında Türkiye'de siyasi bir sorun yaşamamak için Mısır'a gittikleri de düşünülecek olur ise AKP tabanının "CeHaPe" zihniyeti dedikleri tek parti döneminden kaçtıkları da söylenebilir. Dördüncü olarak, AKP'nin Orta Doğu'da lider ülke rolüne bürünmüş gibi hareket etmesi ve tabanına böyle lanse etmesini sayabiliriz. Lakin Ekmeleddin İhsanoğlu'nun İsrail-Filistin ve Mısır üçlüsü arasındaki karmaşık ve çözülemez ilişkiye yaklaşımı, arabulucuğu dışında, Filistin'in olası bir El Fetih - Hamas kanlı mücadelesinin yıllara yayılmasının engellenmesinde kendisinin rolü yok sayılamaz. Bu açıdan baktığımızda da Erdoğan'ın Arap dünyasına karşı politikalarının miting meydanlarından ibaret olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda İslam dünyasında lider bir ülke olmaktan bahsediliyor ise İslam Konferansı Örgütü'nün seçilen ilk genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu vesile ile ulaşılabilir. Erdoğan'ın Orta Doğu politikasından bahseder iken miting meydanlarından ibaret diyerek örgütlere silah yardımı konusunda tamamen masum olduğunu farz ederek bu benzetmeyi yapıyorum. Arap dünyasında daha itibarlı bir ülke olmak isteniyor ise Ekmeleddin İhsanoğlu'nun itibarı ile bir adım öne çıkabilir.


CHP ve MHP'nin ortak adayı olmasından ötürü din temelli kaygıları olan kesimin ılımlı yaklaşabileceği bir isim olan Ekmeleddin İhsanoğlu'na karşı AKP yanlısı basın tarafından yürütülen kampanyanın etkili olduğu sokağa çıkıldığında da fark edilebiliyor. Yukarıdaki nedenler yüzeysel olarak baktığımızda sebep olarak görülebiliyor ama tüm bunların toplamının siyasi parti desteklemekten öte parti tutmak olduğu söylenebilir. Buna ek olarak da lidere biat kültürünün de etkisi yok sayılamaz. Tüm bu sürece bir de farklı bir açıdan yaklaşmakta fayda var. 2007 yılında Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı makamına geçerek parti teşkilatlarından uzaklaşmayı kabul etmeseydi yerine düşünülen isimlerden birisi de Ekmeleddin İhsanoğlu idi. Bugün kendisine karşı bu kadar mesafeli olan AKP seçmeni o gün ne yapacaklardı ?