30 Temmuz 2014 Çarşamba

Sırada Kim Var



2002’de iktidara geldiğinde yenilikçi politikaları ile dikkat çeken ve hem ulusal bazda, hem de uluslararası ortamlarda reformist olarak lanse edilen AKP’nin 2007 sonrası otoriterleşmesi bazı kesimleri tedirgin etmiş olsa dahi 2013’teki Gezi Ayaklanması’na dek liberal kesim tedirgin olsa dahi destek vermeye devam etti.

Ergenekon Davası’yla asker ve askere yakınlığı ile bilinen Kemalist kesim bastırıldı. Kemalist kesim bastırılır iken asker ve basın sindirildi. Odatv Davası ile askerden ziyade basına büyük bir gözdağı verildi. OdaTv Davası ile beraber AKP’nin basında tarafsızlığı hedef alan tutumları daha da belirginleşti. AKP yanlısı yayın yapmayan medya organları darbeci olarak lanse edildi. Havuz medyasının omurgasını sağlamlaştıran ve yanlı yayınları meşrulaştıran bu tutum sonrasında AKP yanlısı yayın yapmayan kanalların ve gazetelerin de tarafsızlığını kaybetmesi kaçınılmaz oldu. Tarafsız duruş sergileyemeyen gazeteler uygulanan baskılar sonrasında AKP yanlısı veya AKP karşıtı olarak ikiye bölündü. Medyanın iki kutuplu hale gelmesi ise toplumu kutuplaştırma ve toplumsal unsurlar arasındaki ortak paydayı asgariye indiren bir tehdit olarak toplumun karşısında belirdi.

Her demokratik ülkede olduğu gibi asker siyasette etkisizleştirildikten sonra demokratik sistemlerde görülmemesi gereken medyaya baskı uygulandı. Basın organlarının büyük bölümüne nüfuz etmeye başladıktan sonra toplum mühendisliğinde vites büyültüldü. Toplumu muhafazakarlaştırma hareketi çok daha elverişli bir ortamda yürütülmeye başladı. AKP yanlısı olmayanlar yalnızca basın, ulusalcılar ve askerden ibaret değildi. Yüzlerce yıldır yok sayılan bir de Kürt unsuru var. Kürt açılımı adı altında bu konunun üzerine gidilmesi ile toplumdan hem tepkiler, hem de övgüler alan AKP’nin bu süreçte elini güçlendirebilecek yeni bir hukuksal silah eline geçmek üzereydi. KCK Davası ile beraber AKP’nin eline yeni bir koz verildi. Hem çözüm sürecinde AKP’nin elini kuvvetlendirecekti, hem de bölge halklarına gözdağı verilecekti. Sonuçta 1876’dan bu yana değişime uğrayarak son şeklini alan Kemalistleri sindirebilmiş gözü kara bir siyasi erk, pek ala KCK yapılanması ile de başa çıkabilirdi iktidarı kaybetme pahasına da olsa.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümü, Saadet Partisi’nin bölünmesi ve sonrasında Numan Kurtulmuş ve ekibinin AKP’ye katılması, Mehmet Ağar’ın AKP yanlısı tavrı ve Süleyman Soylu’nun AKP’ye geçmesi ile DYP tabanının etkisizleştirilmesi ile Türk siyasal yelpazesinde sağ kanat ve ortanın sağı güvence altına alındı. Elbette tüm bunlar yaşanır iken AKP’nin Fethullah Gülen’den gördüğü destek asla küçümsenemez. Ergenekon, Balyoz, KCK ve OdaTv davalarının yürütülebilmesinde Gülen yanlısı hakim, savcı, polis ve birçok bürokratın dik duruşu ve Recep Tayyip Erdoğan’a sadakati hayati bir rol oynadı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Gülen cemaati ile koalisyonunu bozmasında ise artık rakipsizliği ve tek otorite olma arzusu önemli bir rol oynadı. Bir siyasi parti tek başına iktidara gelse dahi bir koalisyon hükümeti olur, çünkü siyasi partilerin her biri kendi başına birer koalisyondur. AKP’nin parti dışından tehditleri askıya aldıktan sonra bir sonraki hedefi parti içerisindeki gruplar oldu. Erdoğan’ın Abdullah Gül’ü köşk vesilesi ile 2007-2014 arasında parti içerisinde etkisizleştirmesi, parti içerisinde ağabey rolündeki Bülent Arınç’ın sık sık yalanlanarak itibarsızlaştırılması da tek adam olma arzusunun birer sonucudur. Devlet kurumları ve parti teşkilatlarında Fethullah Gülen’in camiasından isimlerin etkin olması yeni bir savaşın fitilini ateşledi. Dershanelerin kapatılması yalnızca mücadelenin dışavurumu olarak görülebilir. Gülen cemaatinin tek gelir kapısının dershane olmadığını ve başka sektörlerde de siyasi iradeyi kullanarak büyük kazançlar elde edebileceklerini bilmek gerekir.

AKP içerisinde ve dolayısıyla farklı sesleri bastırılmış Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi tek otorite olmayı başarabilecekler. Elbette askeri ve cemaati susturmak tek hakim güç olabildikleri anlamına gelmez. Emniyet mensuplarına karşı yürütülen Ramazan operasyonu eğer tamamlanabilir ise cemaate yakınlığı ile bilinen ve gönül bağı olan yargı mensuplarına karşı ciddi yaptırımlar olacaktır. Tüm bunlar başarı ile tamamlandığı vakit geldiğinde üniversiteler ve TÜBİTAK’ta AKP yanlısı olmayanlar hakkında soruşturmaların ardı arkası kesilmeyecektir. Özellikle yolsuzluk ile alakalı ses kayıtları hakkında hazırlanan ilk rapora göre kayıtların montaj olmadığının tespit edilmesi sonrası TÜBİTAK’ta hayvanat bahçesi yöneticisinin dönemi başlamıştır. Nitekim yeni yönetim ile bu rapor yok edildi ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan yeni bir rapor hazırlandı. İlerleyen aylarda, belki yıllarda hazırlanacak doğru bir rapor ile TÜBİTAK sarsılabilir veya öncesinde kurumda yapılacak caı avları ile TÜBİTAK tam anlamı ile AKP’lileştirilebilir.



Asırlık Kemalizme son darbeyi vurup devirebilen, askerin kışla dışına dürbünle dahi bakamaz olmasını sağlayabilecek kararlılığa sahip, Kürt meselesinde tabanının tabularını yıkabilecek kadar toplumu yönlendirebilen, en büyük müttefiki Gülen cemaatini korkusuzca bitirebilme kudretini idrak etmiş olan siyasi otoritenin bir sonraki hedefinin TÜBİTAK ve üniversiteler olduğunu görmek için yapılabilecek operasyonun ilk dalgasını beklemeye lüzum yok. Bir gün hepimize sıra gelebilir eğer başımızı kaldırır ve dik durursak.

29 Temmuz 2014 Salı

Ergenekon'dan Cemaat Operasyonuna Yolculuk



12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir eve yapılan baskın ile beraber Ergenekon süreci başladı. İçlerinde gerçekten suçlu olan, belki de hiçbir suçu olmayan insanlar da vardı. Lakin bu isimler birbirinden ayrılmadı ve devlet teşkilatlarının taraflı tutumları ile beraber yasama erkinde baskın olan AKP ile, yürütme erkinin başında olan aynı siyasi partinin henüz yargıya intikal etmiş olan dava hakkındaki beyanları ile bir hukuksal süreç olmaktan ziyade siyasi bir süreç haline geldi. Hukuksal bir süreç olmaktan çıkan bu yargılamalar esnasında kanıtlanamayan ama varlığı yalnızca tahmin edilen bir Gülen cemaati etkisi hissediliyordu. Ergenekon Davası sanıklarına karşı tutumları ile cemaat mensubu olduğu iddia edilen polisler ve savcılara toplumun birçok kesiminde çığ gibi büyüyen tepkiler geliyordu. 2012 yılında Odatv davası da Ergenekon davası kapsamına alındı.

Taraf Gazetesi'nin 2010'da Mehmet Baransu, Yıldıray Oğur ve Yasemin Çongar imzalı haberi ile Balyoz sürecinin de fitili ateşlendi.Çetin Doğan liderliğinde bir cunta yönetimi kurulmasının planlarının yapıldığı iddiası ile gündem bir anda değişti. Ergenekon süreci ile beraber yargı kararlarının siyasallığına toplumun birçok kesiminin inanmasından sonra Balyoz sürecinin de sağlıklı olarak yürütülmesinin önü kapatılmıştı. Nitekim, "Balyoz planlarını içeren bir CD de Gölcük donanma komutanlığında bulunuyor. O CD ise yapıldığı iddia edilen seminerden sonra 14 Mart 2003'de oluşturulmuş. Lakin CD içerisinde Office 2007 öğeleri barındırıyordu". Bu gibi emsaller ile beraber Ergenekon sonrasında askere kurulan bir kumpas olarak bu davayı görenler oldu. Belki de gerçekten asker içerisinde darbe teşebbüsüne niyetlenen ve bunun planlarını yapan kesimler vardı. Lakin Ergenekon süreci ile beraber toplumun siyasallaştığını düşündüğü ve tarafsızlığını sorguladığı mahkemeler, Balyoz'un da işleyişini aksattı. Siyasallaşmaktan kurtulamayan bu dava da siyasilerin ağzına meze oldu.

Koma Civaken Kürdistan yani halk tarafından bildiği adı ile KCK hakkında yürütülen davada da benzer hukuksuzluklar yaşandı. Metin Feyzioğlu'nun deyimi ile KCK davası bir utanç vesikasıydı Türkiye Cumhuriyeti için. Seçilmiş insanlar naylon kelepçeler takılarak tek sıra halinde yürütüldü. " Ergenekon veya Balyoz davası darbeyle mücadele davası olmaktan çıkmış, siyasi iktidara muhalif olanların susturulduğu, baskı altına alındığı bir hal almıştır. KCK davası madalyonun bir yüzüyse Ergenekon ve Balyoz madalyonun öbür yüzüdür. Birini görüp diğerini görmemek, inandırıcılığımızı zedeler." sözleri ile Metin Feyzioğlu Diyarbakır'da stajyer avukatlara yaptığı konuşmada Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarının siyasallaştırılmasından bahsediyor.

Ergenekon, Balyoz, KCK davaları ile Türk siyasal yaşamı gibi, Türkiye'de toplumu da şekillendirilmeye çalışılmıştı. Bu şekillendirmede ise yıllarca Fethullah Gülen ve cemaati aktör olarak görüldü ama aktör olmaktan ziyade güçlü bir piyon olmaktan öteye hiçbir zaman gidemediler. Nitekim bu güçlü piyon olmanın bedelini de toplumun zihnine davalar ile kazınarak ödediler. Bütün bu davalarda polislerin tutumu, yargı mensuplarının tutumu büyük bir eleştiriye maruz kalmıştı. Tuncay Özkan'ın kızı ve Nedim Şener'in kızına karşı polislerin tutumları ise gayet yakışıksız bir şekilde karşılandı. Nedim Şener'in küçük kızının elbiselerinin soyulması ve kontrol edilmesi gibi birçok örnek ile Fethullah Gülen cemaatine mensup polislere karşı toplum vicdanında sert bir tutum oluştu.

17 Aralık Operasyonu sonrasında Fethullah Gülen cemaati ile AKP'nin yolları belki de bir daha asla kesişmeyecek biçimde ayrıldı ve bu ayrılığın hem toplumsal, hem siyasal, hem de hukuksal boyutları oldu. Henüz devletin her bir odasına nüfuz edebilecek kudrete sahip olmadığı için Gülen ve cemaatine muhtaç olan siyasi erk, bir gün o güce eriştiğinde daha da derinleştirdiği Gülen cemaatini devlet kadrolarından temizleyebilecek kudrete ulaştığında bu temizliği yapmaktan da çekinmedi. Hala da bu temizliğe devam ediyorlar ve işte tam da bu temizlik noktasında Sokrates ve öğrencisi Eflatun gibi adaletsizlik yapmaktansa adaletsizliğe uğramak daha mı iyidir sorusunu sorabilecek kadar erdemli insanlar tepkilerini göstermeye çekinmeyecektir. Ergenekon, Balyoz,KCK davalarında olduğu gibi cemaat mensuplarına karşı girişilen hukuksal süreçte de hukuka intikal etmiş mevzular hakkında yorum yapmak yerine usulen doğru olmadığı noktalarda yanlışlıkların üzerine gitmeye devam edilecektir. Bugünün mağdurları çok yakın zamana dek madalyalı kahramanlar olarak anılan ve Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarında usulsüzlükler yapan polisler olsa dahi yapılan bir adaletsizlik var ise üzerine gidilmelidir. Geçmişte Nedim Şener'in minik kızını soyarak arayan polislerin bugün nezarette namaz kılmak zorunda kalan gözaltına alınan polisler olmasına aldırmadan "herkes için adalet" diyerek yapılan hukuksuzluklara ve yer yer zalimliklere karşı adil bir duruş sergilemeye devam edilmelidir.